Eğer Fonetik Sanatların Adı "İşitsel Sanatlar" Olu

Hangi başlığa yazacağınıza karar veremediğiniz ve müzikle ilgili olmayan görüşler...
Cevapla
mahiye
Mesajlar: 143
Kayıt: 16 Haz Prş, 13:39

Eğer Fonetik Sanatların Adı "İşitsel Sanatlar" Olu

Mesaj gönderen mahiye » 13 Haz Çrş, 1:44

Mahiye Morgül

Güzel Sanatlar Liberalleşirken Değiştirilen Tanımlar

Yeni yazılan ilköğretim kitaplarında Güzel Sanatlar başlığı altında “Görsel Sanatlar”, “İşitsel Sanatlar” gibi yeni tanımlara rastlıyoruz.
Önce şu yeni tasnifi bir görelim:
“Güzel Sanatlar
1-Görsel (Plastik) sanatlar Resim, heykel, mimari, karikatür, fotoğraf.
2-Dramatik Sanatlar (Sahne sanatları) Tiyatro, opera, bale (dans) pandomim.
3-Fonetik (İşitsel) Sanatlar
.Müzik
.Edebiyat (şiir, vb)”
Sanatın tanımını biraz açalım ve ressam Adnan Turani’nin öğrencilerine yaptığı sanat tarifine bakalım:
"İçinde yaratıcılık unsuru taşımayan hiç bir şey sanat değildir."
Demek ki, sanatın içinde yaratıcılığın olması koşulu vardır. Örneğin, Ara Güler, "Fotoğrafçılık sanat değildir" der, ki o iyi bir fotoğraf çekme ustasıdır. "Var olan bir şeyi görüntülüyorsun, onu var eden sen değilsin ki, orda duruyor o, sen onu sadece gördün ve görüntüledin" der. (Abdurrahman Kaplan’dan)
Demek ki sanat türüne adını verirken belirleyici olan, kullanılan çekiç, fırça, el, göz, kulak, makine, vb araçlar değildir. Belirleyici olan, kullanılan malzemedir; yağlı boya, suluboya, taş, toprak, ses, dil, beden, gibi.
Örneğin, bir taşı heykele dönüştüren şey heykeltıraşın yaratıcılığıdır; malzemesi taştır.
Örneğin, sözcükleri şiire dönüştüren şey şairin yaratıcılığıdır; malzemesi dildir.
Örneğin, şiiri şarkıya dönüştüren şey bestecinin yaratıcılığıdır; malzemesi dil ve sestir.
Demek ki, güzel sanatların sınıflandırılmasında belirleyici olan nesne kullanılan araç değil, kullanılan malzemedir.
Ressam A.Kaplan’a göre güzel sanatların sınıflandırılması şöyledir:
“1-Plastik sanatlar: Burada sanatçı, yaratıcılığını kullanarak varolan malzemeden estetik düzeyi yüksek yeni bir şey yaratır; resim, heykel, seramik, mimari gibi. Malzemesi doğada bulunur.
2-Fonetik sanatlar: Malzemesi dildir, sestir. Sanatçı bu malzemeyi kullanır, bundan yeni bir şey yaratır; müzik, şiir, edebiyat, tiyatro, opera, dans gibi. Malzemesi insanda bulunur.
Bu iki ana başlıkta toplanan güzel sanatlar, kendi aralarında birleşmelerle başka sanat dalları oluşturabilir. Ancak, “Plastik Sanatlar” yerine Görsel Sanatlar denilmesi, “Fonetik Sanatlar” yerine İşitsel Sanatlar denilmesi yanlıştır. Bu tanımlar sığdır, sanatı karşılamazlar.”
Opera beş sanatı buluşturur; libretto (bestelenmeye uygun şiirsel metin), şan (şarkı söyleme sanatı), tiyatro (drama, dans vb), resim (dekor, kostüm, makyaj vb.) ve senfoni orkestrası (şef, tüm orkestra çalgıları). Opera, insanı insana insanla anlattığı için dramatik sanatlar ya da sahne sanatları içinde tanımlanabilir. Ancak, operada belirleyici olan ŞAN/Şarkı Söyleme Sanatı’dır. Bu da operayı “Fonetik Sanatlar” içine koymayı gerektirir.

Pedagojik Açıdan “Görsel Sanatlar” ve “İşitsel sanatlar”:
Küreselleşmeyle birlikte bir çok alanda bilinen tanımlar değiştirilmeye, liberal ekonominin “kar” esasına göre isimlendirilmeye başlandı. Bu dönemin belirleyici özelliği insanın “tükettiği kadar insan” olacağı görüşüdür. Tüketimi temel alan “görsel” ve “işitsel” gibi sanat kavramları bu süreçte ortaya çıktı. Bu kavramlar:
1-Sanatın kullandığı malzemeyi içermez.
2-Sanatçıyı öteler, edilgen konumdaki izleyiciyi /dinleyiciyi /müşteriyi önemsetir ve sanatın merkezine oturtur.
3-Algılama aracı olan gözü/kulağı öne çıkar. Söz konusu göz/kulak asla sanatçınınki değildir. Bu organların yaratma süreçlerinde önemli bir rolü yokken, eserin tüketiminde, yani fiyatının belirlenmesinde önemli rolü vardır. Bu isimlendirmeyle, sanatçının kendi eserini beğenmesi değil, ona dışardan bakanın beğenmesi önemlileştirilmektedir.
4-Giderek müşterinin beğeni düzeyi sanatçıyı kuşatır, ona sınır çizer. Bu durum sanatı özgürleştirmez, ileriye taşımaz. Örneğin, konu başlıkları belirlenmiş veya siparişle sanat eseri veya bir tablodan 1000 kopya çıkarmak gibi piyasanın sanata müdahalesini getirir.
5- Bu tanımlar, sanatta ileriye değil geriye gidişin ifadesidir.

Bir liberal söylem olarak “Görsel sanatlar” ve “İşitsel sanatlar”:
Bu tanımlar Dünya Ticaret Örgütünün istemiyle, ülkemizde uygulamaya konulan “Talep varsa ders var” seçmeli ders sistemiyle örtüşmektedir.
YÖK Dünya Bankası tarafından tüm eğitim sistemimiz piyasalaştırılmaktayken bu kavramları duyuyoruz. Piyasacı sistem açısından bu sözcüklerin neleri içerdiğine bakalım:
1-Müşteriyi öne çıkartan tanımdır.
2-Bundan belli bir kesimin faydası söz konusudur.
3-Modayı belirleyen ulusötesi tekellerin doğrudan müdahalesine açıktır.
4-Müzik, sinema ve televizyon tekellerinin elinde tehlikeli bir silaha dönüşme olasılığı vardır ve artık görülen sonuçlarından söz edilebilmektedir.
5- “Eğer talep varsa sanat var” söylemi, yasaları da buna göre değiştirmekte, eğitim ve kültür (ve sağlık) hizmet olmaktan çıkartılmakta, kültür kurumları özelleştirilerek ortadan kaldırılmaktadır. Kültür, sadece turiste hizmet aracı haline getirilmektedir. (Buna uygun isim değiştirme zaten yapıldı.)
6-Bu süreçte giderek Kültür Bakanlığı ortadan kalkacak, ABD’deki gibi Görsel Sanatlar Dairesi adıyla Devlet Bakanlığına bağlı küçük bir birim oluşacaktır.
7-Devlet Tiyatroları, Devlet Opera- Bale ve Senfoni Orkestraları, TRT ve Kültür Bakanlığı Koroları ortadan kalkacaktır.
8- Pop müzik bu tanıma uygun piyasacı sanattır, her alanda egemenlik kuracaktır.
9- Klasik sanatlara ve halk sanatlarına yaşam hakkı kalmayacaktır.
10-Piyasaya devredilen kültür ve sanat alanları ve bu alanların eğitimcilerini yetiştiren kurumların adları da buna uygun değiştirilmektedir. Görsel Sanatlar ve İşitsel Sanatlar söylemi ulusötesi piyasanın koyduğu isimlerdir.
Sanatın tanımıyla böyle oynayan piyasa, sosyal devletlerin/ulus devletlerin müfredatlarını değiştirip, yeni kitapları yeni tanımlarla doldurmak için güzelim müzik ders kitaplarını toplayıp çöpe attı. (2004,2005,2006) Yeni ders kitaplarında rastladığımız güzel sanatlar sınıflandırması bu nedenle değiştirildi.

Fonetik sanatlara asıl büyük darbe: DİLDEKİ RİTİM PARAMPARÇA EDİLİYOR!..
Fonetik sanatların ana malzemesi olan DİL parçalanırsa onunla hiçbir sanat yapılamaz. Piyasa, görme ve işitme yoluyla gönderdiği bombalarla dildeki ritmi parçalarken, beraberinde beynimizin algılama sistemlerini dağıtmaktadır.
Beynimizin algılama özelliklerini anımsayalım:
İnsan beyni, aynı karakterdeki harflerle yazılmış bir sözcüğün bütününü görme ve bu sözcüğün çağrışımını tablo gibi gözünün önüne getirerek zihinsel faaliyet yapma özelliğindedir.
Üçü birlikte bir anlam veren yan yana üç sözcük varsa üçünün de aynı karakterde, aynı puntoda, aynı renkte, aynı hizada vb. olması beyin için önemlidir. Çünkü insan gözü, bir harften diğerine, bir heceden diğerine, bir sözcükten diğerine geçerken ritmik atlayışlar yapar. Yazının bozukluğu nedeniyle okuma hızı/ritmi kesintiye uğradığında, göz-beyin ilişkisinde sıkıntı yaşanır; yazıda değişen her bir karakter beyinde başka bir şeyle ilişkilendirilir, bu durum beyinde kaos yaratır, algılama gerçekleşemez.
Yazıdaki kuralsızlık/kaos insanın aptallaşması sonucunu yaratır. Örneğin “İstanbul” sözcüğünün “1stanBUL” yazıldığına rastlıyoruz (İ harfi rakamla 1 üzerinde nokta, yanına İngilizce “first” yazımı gibi (burada yazamıyorum) rakamın üst yanına konmuş “st”, ve sonra bölünmüş bir hece “an” ve asla vurgulu okunmayacak olan büyük harfle BUL hecesi yan yana. Beynimizin, bu yazılıştan anlamlı bir şey çıkartmak için düşeceği zavallı durumdan ve uğraşıdan yenik çıkacağı kesindir; insan beyninin bildiği tek savunma şekli ise tehlike karşısında içine kapanmak, yani küçülmektir!
Dilimizin yazım kuralları binlerce yılın oturtmuş olduğu kurallardır; algılama sistemimiz bu kurallarla çalışır. Kuralsız yazıyla ne şiir yapılabilir, ne şarkı ne güzel öykü, ne roman, ne tiyatro…
Talim ve Terbiye Kurulu eski başkanı Ziya Selçuk’un matematikte verdiği örnek çocukları aptallaştırmak için iyi bir örnektir: ”Bir gemide 20 koyun 15 keçi var, kaptanın yaşı kaç? Bu soruya yanıt veremeyen çocuk kalmayacak.”
Görünen odur ki, hem dili hem matematiği kurallarıyla öğretmek istenmiyor. Dildeki ritmi mahveden, heceleri ucubeleştiren, rakamla yazıyı iç içe geçiren, anlamları çarpıtan, vb. bombaları açıkça her yerde görmekteyiz. Bütün görme alanlarımıza egemen olan bir güç bellek kayıtlardaki bütün yerleşik kuralları alt üst etmektedir. “Türkçe Olimpiyatları, Türkçenin 100akları” (Mayıs 2007 Ankara) afişindeki gibi, MEB, Kültür Bakanlığı ve Türk Dil Kurumu gibi devlet kurumlarının adını bu afişlerin altında görebiliyoruz:
a-Dil bayramı olur, dil şenliği olur, fakat dilde, bedensel mukavemet yarışı demek olan “olimpiyat” olmaz!
b-YÜZAKLARI matematik ile karışık yazılırsa YÜ-ZAK-LA-RI şeklinde hecelenemez, bununla şarkı bestelenemez.
c-“Yüzakları” yanlıştır, “Yüz ağartanları” doğrusudur.

Görsel Sanatlar(!) Fonetik Sanatlara karşı:
Afiş, sinema, reklam, sinevizyon, hareketli panolar gibi, pek çok görsel sanat(!) aktarıcısı aracılığıyla fonetik sanatlara en şiddetli bombalar yağdırılmaktadır. Bu bombalarla dilimizde yaratılan kaosa birkaç örnek verelim:
Afişlerden:
1-“Tüm Kadın Lobisi Derneği” ve “Fotoğraf ve Eğitim Vakfı” adıyla iki sponsorlu bir afiş: Afiş siyah zemin üzerindedir, bacakları olmayan bir engelli erkeğin çıplak fotoğrafı vardır. Bunu açalım:
-Siyah ürkütücüdür, engelli bir erkek etik olmayan bir pozdadır.
-Bilgibağlarda (internette) bu iki kurumun adına rastlanmamaktadır, ikisi de sanal isimdir.
-“Tüm” çoğuldur, “Tüm Kadınlar” olması gerekirdi.
-Kadın lobisi olmaz. Bilinen lobi kavramı ülke dışında faaliyet yapan birileri içindir.
-Lobinin derneği olmaz.
-TÜKAL harfleriyle logosu var; bu logoda harflerden sadece L harfi doğru yazılmıştır; T harfinin üst çizgisi simetrik değil, Ü harfinin bir ucu T’nin altına girmiş, K harfi Ü’nün kenarına yapışmış, A harfi alt çizgiyle üçgen olmuş haldedir.
- Fotoğraf ile eğitim arasında “ve” olmaz, Fotoğrafçılık kursu olur, beceri kazandıran bir iştir, oysa eğitim daha geniş kapsamlı bir kavramdır.
-FOEV logosu var; “O” harfi siyah zemin üstünde beyaz dişi harf iken, diğer harfler soluk ve titrek haldedir. İnsan gözü burada yanıltılmaktadır; beynin göz merceğine hangi harfe komut vereceği şaşırtılmakta, algılamada kaos yaratılmaktadır.
2- “Ben tam altı dilim ekmek yedim” kaldırım panolarındaki afiş: Afişte parmaklarıyla 4 gösteren bir çocuk var. Beş metre sonra, aynı reklamda “Ben tam 9 dilim ekmek yedim” (parmaklarıyla 6 gösteren bir çocuk) var. Burada çocuklarımızın beyinleri tehdit altındadır; sayılarla yazılar arasındaki uyum kalkarsa, doğruyu çocuklar öğrenemezler. (ABD’de lise mezunlarının bile neden doğru dürüst okuyup yazamadıklarının nedeni anlaşılmaktadır.)
3-“Festivale Seyirci Kalmıyoruz. 35Y”. 35.İstanbul Müzik Festivalinin afişi: Afişte kocaman kıvrılmış çok itici bir sülük resmi var. Sülüğün derisi üzerinde piyanonun tuşları kobra yılanı olmuş, bir başka afişte sülüğün deseni notalar, bir başka afişte sülük beyaz… Her afişte aynı, “Festivale seyirci kalmıyoruz” negatif cümlesi okunuyor. Bunu açalım:
-İnsan beyni negatif cümleyi pozitife çevirme özelliğindedir. Böylece bu söz “Festivale seyirci kalıyoruz” olarak algılanır.
- “35Y” kısaltması yanlıştır. Doğrusu şöyledir; “35.Yıl” ve bu kısaltılmaz.
-Afişin sol yanında “İKSV” alttan yukarı, sağ yanında ise yukarıdan aşağı doğru yazılmış, ortasında festivalin sembolü olan lale çizimi var, lale her afişte bir başka puntoda ve asimetrik çizilmiş: Değişik yönlere bakan yazıları ve punto farklarını beynimiz bir bütünlük içinde algılayamaz.
4- “Samsun Özel EZGİliler İlköğretim Okulu”; aynı sözcük içinde punto farkı var ve EZGİliler gibi ucube bir sözcükle özel isim yapılmış. Üstelik bu sözcük bir okul adı olarak resmiyet kazanmış!
5-“GER! Sayım Başladı”; Bu bir cep telefonu afişidir. “İ” harfi “!” şeklinde terstir. Cümle, “GER” gibi itici hale gelirken, cümlenin anlam bütünlüğü yok edildi.
Türkçe’mizin üzerine bu kadar bomba atılırken, piyasanın ulusötesi merkezlerinde İngilizce roman yazmaya ödüller konulmaktadır. Tek dünya dili olarak gördükleri İngilizce’nin öğrenilmesini anaokuluna kadar indirirken bir yandan da ödüllerle özendirmektedir. (İngilizce roman yazmış olan bir Türk kadın yazarın, E.Ş’nin, Dublin belediyesinin aracılığıyla verilen bu ödülü alacağı, ödülü gerçekte koyan şirketin ABD’den IMPACT şirketinin olduğu bilinmektedir.)

Televizyon programlarında fonda kullanılan hareketli panolar:
Televizyon programlarında kullanılan yeni bir görsel sanat(!) malzemesi icat edildi; konuşmacının arkasında yer alan hareketli panolar. Bu panolarla izleyicinin dikkati yüzlerce kere kesilmekte, beri yandan konuşmacının değer vererek anlattığı bir konu o panodaki görüntülerle değersizleştirilebilmektedir.
Bu panoların bilgisayar programlarında hazır halde sunulan tehlikeli sanal oyunlar bulunmaktadır. Yapımcının işini kolaylaştırmış gibi görünen bu sanal oyunlarla beynimize ve dilimize yüzlerce bomba atılabilmektedir. Örneğin, “Atatürk’ü Bugün Okumak” gibi anlamlı bir programda iki konuşmacı SÖYLEV’den bölümler ele alıp açıklamalar yapmaktayken, onların haberi olmadan arkalarındaki fonda hareket halinde ışık, renk, çizgiler ve resimler geçirilebilmektedir:
-Atatürk’ün kalpaklı portresinin üzerinde, aşağıdan yukarıya doğru ilerleyerek yüzünü tümüyle karartma, sonra yukarıdan aşağı, soldan sağa, sağdan sola karartmalar.
-“ATATÜRK” yazısının üzerinde ışıklı hareketler; harflerin etrafında yılan gibi ilerleyen yeşil ışık, biri baştan biri sondan başlatılarak aynı anda iki yönden başlatılan ışıklı yılan.
-ATATÜRK’Ü BUGÜN OKUMAK yazısının içindeki O ve U harflerinin içinde dairesel hareket eden sarı ışık.
-ATATÜRK’Ü yatay, “bugün” ve “ okumak” sözcüklerini dikey, ardışık ve farklı renk ve puntolarla yazma.
-Resim dik dururken yazısını solda aşağıdan yukarıya yazma.
-Üç sözcüğü alt alta yazıp, üçünde farklı perspektif kullanma: “Atatürk’ü” gittikçe küçülen, “bugün” gittikçe büyüyen, “okumak” tekrar gittikçe küçülen harflerle yazma.
-“ATATÜrk’Ü” yazısında sadece RK harflerini başka puntoyla ve renkle yazma.
-Yazıyı değişik açılarla döndürme; eksenini değiştirerek sürekli döndürme (baş döndüren bir durum), 30 derece, 10 derece, vb döndürme, duracağı zaman yamuk bırakma.
-Satırları sağa yaslanmış şiir; gözümüz sola yaslanmış olan satırlara alışıktır, nokta atlayışlarla satır başını derhal bulabiliriz. Eğer satır başları her seferinde başka bir noktada başlarsa, kaos yaşanır, beyin aptallaşır.
-Yanlış yerlerden sözcükleri bölme, bu bölümleri renklerle belirginleştirme, farklı puntolarla harfleri yazma; bu yollarla aynı anda cümleyi, sözcüğü ve heceyi kendi içinde defalarca parçalama, vb.
Konuşma dilinin nasıl kırıldığına da bir örnek verelim; cep telefonu reklamı yaparak “Konuşma Gösterisi” yapan birisi, anlamlı tek bir cümle söylemeden dakikalarca konuşmaktadır. Yazı tahtasını da bu reklam içinde kullanan gösterici, elmalarla armutları toplamakta, “DAYIM sözcüğünde 4 harf var, öyleyse DAYIMIN YAŞI OTUZ” gibi afişlerdeki görsel bombayı binlerce izleyicinin beynine /diline atmaktadır.
Konuşma dilindeki ritmin nasıl kırıldığına şarkı kliplerinden örnek verelim;
-Şarkının ritmine uymayan hareketlerle dans edilmekte; dansçının bedeninde görülen ritimle müzikte duyulan ritim birbiriyle çarpışmakta; kaos oluşmaktadır. (Bunu izleyenin beyni aptala döner.)
-Türkünün içine rep denilen tür girmekte, türkünün klasik formu/bütünlüğü parçalanmaktadır.
-Söz-müzik uyumu kuralı yok edilmiştir, arka akaya yinelenen ucube sözler duyulmaktadır.
-Türkçe ile İngilizce karışık halde, uyaksız küfürlü aşağılayıcı sözlere ödül verilmektedir...
Yeni ders kitaplarında ve Reşat Nuri Güntekin gibi çocuk edebiyatı yazarlarının yeni baskılarında dilin anlaşılmaz hale geldiğini görmekteyiz.

Sinema-Televizyon Fakültesinde:
Görsel araçları kullanmanın eğitimini veren İletişim Fakültelerinin Sinema ve Televizyon bölümlerindeki öğretim elemanlarının ve öğrencilerin kullandığı bir kitap üzerine dikkat çekmek isterim. Burada okutulan “Yazınsal Okuma Süreçleri, Prof.Dr.Zeynel Kıran, Prof.Dr. Ayşe Kıran, Seçkin Yayınları” adlı ders kitabında korkunç dil yanlışları vardır.
-Örneğin; Fransızca’daki üzeri çizgili e harfi, Q harfi gibi yabancı harfler kullanılmış.
-Örneğin, bir paragraf içinde “örnek, mesala, mesela, kar” sözcükleri ardı sıra kullanılmış. (sh.18 ör.2)
-Örneğin; “eğer bir adam öldürdüyseniz..” (sh.12) gibi ölümü doğal davranış gösteren bir cümleyle okura hitap ediyor.
-Örneğin; “Julien anasıyla babası, ormanın ortasında tepenin yamacındaki bir şatoda oturuyorlardı.” (sh.20.ör.3) Bunun gibi nice abuk subuk örneklerle dolu bir kitaptır.
-“Göstergebilime Giriş, Fatma Erkmen Akerson” adlı bir kitap daha okutulmaktadır. Adından da anlaşılacağı üzere böyle bir bilim olamaz, bir de bu bilime “giriş” ders kitabı var!
Bu bölüme girişte kompozisyon ve konuşma sınavı yapılmadığını da bilirsek, dilimizi görsel yollarla nasıl bir tehlikenin beklediği daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü, bu okuldan mezunlar reklamların, afişlerin ve sinemanın yapımcısı, yönetmeni ve teknik elemanı olmak üzere eğitim almaktadırlar!

Sonuç olarak:
Olanları bütünüyle ele aldığımızda dilimizin üzerinde egemen olan bir terör ve şiddetten söz edebiliriz.
Piyasanın görsel araçlarla uyguladığı bu terörden beynimiz ve dilimiz kendini koruyabilecek midir? Ya çocuklarımız, torunlarımız? Onlar doğruları öğrenme şansını bulabilecek midir?
Peki bütün bunlar nedendir?
Dili kırıp bitirmekten piyasanın çıkarı nedir?
Fonetik Sanatlara “İşitsel Sanatlar” diyorsa, bundan piyasanın çıkarı nedir?
Eğitim Fakültelerinde, Resim bölümün adını “Görsel sanatlar” olarak değiştiren piyasacı profesörler varsa, bunların piyasanın merkez örgütü olan Dünya Bankasının hizmetinde olma ihtimalleri nedir? GÖRSED adıyla dernek kurarak adını legalize etmeye çalışan bu öğretim üyeleriyle işbirliği eden, birlikte sempozyum düzenleyen kimi müzik öğretim üyeleri, bu işbirliğinin sonucunda, müzik bölümlerinin de piyasaya göre düzene sokulmasında oluşan ulusal direnç noktalarının zayıflatılacağının acaba farkındalar mı?
Bir yandan eğitimin seviyesini düşürürken, diğer yandan eğitimin yaşını 34 yaşına kadar uzatmaktan ulusötesi piyasanın karı nedir?
Neden okulların/eğitimin içi boşaltılırken, yaşam boyu eğitim gibi bir masal ortaya atılıyor?
Sorularımızın yanıtı, ulusötesi piyasanın merkezi olan Dünya Bankasında var.
Dünya Bankası, üniversiteleri neden piyasaya göre yeniden şekillendirdiğinin gerekçesini YÖK Dünya Bankası Dairesi tarafından çevrilip dağıtılan “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi (Taslak Rapor)” adlı kitapçıkta özetle şöyle anlatılıyor (sh.34-36):

“Dünya’da Yükseköğretim Sisteminde Yeni Eğilimler ve Beklentilerdeki Gelişmeler
Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişmiş ülkelerde bilgi toplumuna geçiş süreci başlamış ve bilgi ekonomisi adı verilen yeni bir küresel ekonomik yapı oluşmuştur. …
Küreselleşme, piyasa ekonomilerine geçiş ve özellikle hizmetlerin serbest dolaşımı yönündeki hızlı gelişmeler nedeniyle yükseköğretim, Birleşmiş Milletler, UNESCO, OECD, AB Komisyonu, Dünya Bankası ve hatta Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslar arası kuruluşların da öncelikli gündem maddelerinden biri haline gelmiştir.
Bilgi toplumuna ve ekonomisine geçiş sürecinde (Özelleştirme ya da eğitimi piyasaya devretme süreci. M.M.) değişik toplum kesimlerinin üniversiteden artan beklentileri;
1.Daha fazla öğrenciye ve daha geniş bir yaş grubuna eğitim vermek yani “yığınlaşmak”…
Yükseköğretimdeki yığınlaşma, genelde az gelişmiş ülkelerde geleneksel öğrenci tanımına giren 18-23 yaş grubunun artan talebinden kaynaklanmaktadır.
(Verilen tabloya göre gelişmekte olan ülkelerde üniversiteleşme oranı son dört yılda %100 artarken, ABD’de eğitim piyasasının durağanlaşması nedeniyle sadece %50 artmıştır. ABD eğitim piyasasının gözünü gelişmekte olan ülkelere çevirmesinin nedeni budur. ABD’de yabancı öğrencilerden para kazanan önemli bir sektör oluşmuştur. M.M.)
Gelişmiş ülkelerin okullaşma oranlarındaki artış, bu gruba ek olarak 24-34 yaş grubuna giren “yeni öğrencilerin” ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır…
24-34 yaş grubunu oluşturan “yeni öğrencilerin” taleplerinin mesleklerinde yenilenmesi için “yaşam boyu eğitim” veya meslek değiştirmeleri için “yeniden eğitilmeleri” yönünde olacağı düşünülmekte ve bir tür “tam gerektiği zaman eğitim” öngörülmektedir. Gelişmiş ülkelerde 18-23 yaş grubundaki öğrenci sayısındaki artış, artık durağanlaşmış nüfus ve okullaşma oranları nedeniyle, büyük ölçüde yabancı ülkelerden gelen öğrencilerin eğitim taleplerinden karşılanmaktadır….
ABD’deki yabancı öğrencilerin yaklaşık %60’ı Asya, %15’i Avrupa ülkelerinden gelen öğrencilerdir.”
Bu metinlerde, eğitimi kamu hizmeti olmaktan çıkartıp sektör haline getirenlerin daha uzun süre bu işten para kazanma hesaplarını görmek mümkündür. Piyasacı dille yazılan bu rapordan anlaşıldığına göre ABD, 24-34 yaşa uzattığı eğitimle en fazla ASYA ülkelerinden para kazanmaktadır ve Türkiye bir Asya ülkesidir!
Görsel Sanatlar adını koyan da, İşitsel Sanatlar adını koyan da işte bu ulus ötesi vahşi piyasanın Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü adındaki efendileridir. Para piyasalarına efendilik etmekten başka bir şey bilmeyen bu örgütlerin sanatla ilişkisi de parayla sınırlıdır.

Kaynak:
1.Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi (Taslak Rapor), YÖK.
2.Yazınsal Okuma Süreçleri, Prof.Dr.Zeynel Kıran, Prof.Dr. Ayşe Kıran.

Cevapla