"Ah, ne günlerdi o... Radyo günleri"

Müzikle ilgili fıkra, bilmece ve bulmacalar
Cevapla
Kullanıcı avatarı
bariton
Mesajlar: 35
Kayıt: 08 Haz Prş, 10:44
Konum: Samsun
İletişim:

"Ah, ne günlerdi o... Radyo günleri"

Mesaj gönderen bariton » 21 Ara Prş, 18:54

Kimimiz özlemle anıyoruz

Kimimiz unutmak istiyoruz




Ah, ne günlerdi o...

Radyo Günleri


Çelik Ünlü - Bütün Dünya


Çocukluğum boyunca evimizde Türk Sanat Müziği eksik olmadı. Annem eski bir radyoevi sanatçısıydı. Gün boyunca bir yandan çalışırken, bir yandan günün sevilen şarkıları ile klasiklerini birbiri ardına söylerdi.

Türk Halk Müziği sanatçısı olan Muzaffer Akgün’ün programının başlamasını iple çekerdim. Aklımda yanlış kalmadıysa, her hafta çarşamba akşamüstüne doğru reklam programlarından birinde Muzaffer Akgün’den türküler yayınlanırdı.

O tarihlerde reklamlar ayrı birer programdı. Belirli saatlerde değişik reklam ajanslarının hazırladığı “reklam programları” birbiri ardına yayınlanırdı. İlgi çekebilmek için reklamların ortasına günün sevilen sanatçılarından şarkılar, türküler yerleştirilirdi. Günümüzde televizyonlarda olduğu gibi programların arasına reklamlar serpiştirileceğine, o zamanlar reklamların arasında müzik ya da benzeri bir şeyler olurdu.

İşte çocukluğumda Muzaffer Akgün’ü hasretle beklediğim reklam programı da bunlardan biriydi. Aslına bakacak olursanız ben bu programın bitmesini kollardım. Çünkü hemen ardından başlayacak reklam programının adı “Orhan Boran ve Yuki” idi. Yaşı benim gibi kırkın üzerindekilerin rahatlıkla anımsayacakları bu yapımda Orhan Boran değişik bir teknikle mekanik, cırtlak ama çok sevimli bir ses kazandırarak yarattığı Yuki ile sohbet ederdi. Yuki bir insan değildi ama adeta o büyük insanın çocuğu gibiydi. Nasıl bir görünüşü olduğunu bilmezdik. Ta ki birgün gelip de çizgi roman olarak da yayımlanana dek... Sanıyorum, şimdiki gremlinler ile şu dişlek tavşan arası çok sevimli bir görünüşü olan Yuki’yi Orhan Boran da ilk günlerinde öyle düşlememiştir.



“Televizyon Çocukları” ve hele “Bilgisayar Çocukları”, bir program başlasa diye radyo önünde heyecanlı bekleyişimizi pek anlamayacaklardır. Bir de o radyonun şimdiki orta boy bir televizyon büyüklüğünde ahşap kasalı, kocaman kadranlı ve bir masal canavarıymışcasına alnının tam ortasında gözü olduğunu söylersek...

Üzerinde kestane pişirilen sobalı evlerde radyo başında geçen, “ajans saati”nde çıt çıkarılmayıp, Darvaş’ın çigan müziğini fona alıp tüm ailenin sohbet edebildiği, Fehmi Ege ya da Necdet Koyutürk çaldığında anne ile babamızın kalkıp salonun ortasında tango yaptığı bir çocukluktu bizimkisi...

Üç aşağı beş yukarı yine yaşıtlarım, lise ve üniversite çağımızda bir demli çay ile ders çalışmamızı zevkli duruma getiren TRT-3’ün müzik yayınlarını unutamazlar.

TRT-3 mü dedim?.. Türkiye’de radyo ona gelene değin ne maceralar yaşadı.

Anadolu Ajansı ve İş Bankası’nın ortaklığı ile kurulan Türk Telsiz Telefon A.Ş., 1926 yılının Eylül’ünde radyo-telsiz imtiyazını alır ve ilk programlı yayın 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da gerçekleştirilir. Zaten ilk adımlar önce Sirkeci Büyük Postane önüne yerleştirilen alıcılarla İstanbullular’a dinletilerek atılmıştır. Kimi kaynaklar bu ilk adımların birkaç yıl öncesinde atıldığını iddia etmektedir. 1920, 21 ve 22 yıllarından birinde olduğu ve Yüksek Muallim Mektebi ya da bir Fransız savaş gemisinden yapıldığı söylenen bu deneme yayını hakkında görüldüğü gibi çelişkili bilgiler bulunmaktadır.

Osmaniye’deki 5 kw. gücündeki verici ile 185 KHz. üzerinden yayın yapan radyonun ilk müdürü, kurucusu da olan Sedat Nuri’dir. 1933 yılında Ankara’da uzun ve kısa dalgadan, İstanbul’da orta dalgadan yayın yapacak üç istasyonun oluşturulmasına ilişkin karar alındı. 20 Temmuz 1934’te İstanbul’da oynanan Fenerbahçe-Avusturya WAC futbol karşılaşması radyoda yayınlanan ilk maç olur. 1935 yılının Şubat ayında ilk kez çocuk programlarına başlanır. 1936’da radyo istasyonlarının işletmesi PTT’ye devredilir. 1940 yılında ise radyoların işletme yetkisi Matbuat Umum Müdürlüğü’ndedir.

1945 yılında açılan bir proje yarışması sonunda İstanbul, Harbiye’deki dört katlı Radyoevi’nin temelleri atılır. 1949’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bir konuşmasıyla ve 150 kw.’lık gücüyle 13 stüdyoya sahip binanın açılışı yapılır.

1959 yılında 27 ilde 2 kw. gücünde küçük radyoların açılmasına ilişkin karar alınırsa da 1961’de yalnızca 7 ilde istasyon kurulması kabul edilir. 1961’de İstanbul, İzmir, 1962’de Ankara, Adana, Antalya, Gaziantep, 1963’te Kars ve 1964’te Van il radyoları çalışmalarına başlar. Ankara radyosu 240 kw.’lık güce kavuşur.

1963 yılında Turizm ve Tanıtma Bakanlığı bünyesinde yer alan Türkiye Radyoları, 1 Mayıs 1964 tarihinde Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’na devredilir. 1974’te İstanbul, Ankara ve İzmir radyolarının ikinci programları ortak yayına geçirilir. 1976’da 1, 2 ve 3’üncü program düzeni uygulanır. 1978 yılına gelindiğinde çok kısa dalga, yaygın söylenişiyle FM yayınları başlar.

1946 yılından itibaren üniversiteler bünyesinde kurulan radyoların bağımsız özel radyolar olduğu söylenebilirse de özel radyoların ortaya çıkışı ve hızla yayılması için 1990’lara gelinmesi gerekmiştir.

1990’ların başında televizyon kanallarının yurt dışından yayına başlaması bir süre sonra mevzuatı delmeye çalışan bir hile olarak görülmüş, konu hakkında kanuni düzenleme ve yenileştirme yapılmasının gereği ortaya çıkmıştır. Zamanın koalisyon hükümeti bu düzeni en kısa sürede sağlayacakları hakkında açıklama yapınca 1992’den itibaren özel TV ve radyoların yayına başlaması birbiri ardına gelmiştir.

Tüm yurdu saran yüzler- ce radyo yayını, beraberinde frekans kirliliği, politika, inanç, etik konularında tartışmaları da ge- tirdi. Ulaştırma Bakanlığı 1993’te özel radyoları susturunca, “Radyomu İstiyorum” kampanya- sı halk tarafından benimsendi. Sonunda yasak kaldırıldı ve eskisinden de hızlı bir yayılma baş- ladı. Öyle ki, 1998 yılında zamanın cumhurbaşkanı bile, Türkiye’de radyo ve televizyonların özelleştirilmesinden sonra bini aşkın radyo ve üçyüzü aşkın yerel televizyonun faaliyet halinde olduğunu, ilgili yasa tasarısının bir an önce kanunlaşmasının gereğini dile getirmekteydi.

Çizgi üstü birkaç özel radyodan birinin kurucuları arasında yer alan yetkilisi şöyle demektedir:

“Özel radyoların biraz da kopararak aldıkları izinden sonra bir kaosun yaşandığı söylenebilir. Öylesine sıradan ve tekdüze bir ses yükseliyor ki, sonunda bu bir kakafoniye, yani kimsenin kimseyi duymadığı birşeye dönüşüyor. Aslında bir iletişim aracı olan radyo, bir iletişim kopukluğuna, paradoksal, çelişmeli bir duruma yol açıyor.”



1998 yılındaki verilere göre 36 radyo ulusal yayın yapmaktadır. Bunun yanısıra her ilde yerel radyolar bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse, aynı araştırmaya göre İstanbul’da 62, Ankara’da 54, İzmir’de 49, Konya’da 42, Bursa’da 43 yerel radyo yayınını sürdürmektedir.

Tüm bunlar 60’lı yıllara değin genellikle canlı olarak sürdürülen, kimi yayınlar için içten dışa doğru çalan özel plaklara kaydedilen programların yayınlandığı radyomuza özlemimizi artırıyor. 78 devirli plakların çalındığı, “Onbeş Günde Bir” adlı eğlence programının yapıldığı, Âşık Veysel’in sazını alıp kendisine özgü ses tonu ve şivesi ile türkü söylediği radyo günleri... İnci Çayırlı ve Alaeddin Şensoy gibi ustaların yönettiği “Beraber ve Solo Şarkılar”, Ahmet Yaramancı yönetiminde “Yurttan Sesler”, her pazar sabahı Şan Tiyatrosu’ndan canlı olarak sunulan klasik batı müziği konserleri, Süheyl Denizci yönetiminde İstanbul Hafif Müzik ve Caz Orkestrası...

Halit Kıvanç’ın “Mithatpaşa Stadyumu”ndan naklen sunduğu maçlar, Orhan Boran’ın “bir sıkımlık diş macunu” kazandıran güzelim yarışma programları ve ille de Eşref Şefik’in sohbetleri... Perşembe akşamlarıydı galiba, “Radyo Tiyatrosu”... Hafta içi her sabah “Arkası Yarın”, şimdiki sabun köpüğü dizilere beş çekerdi!.. Çocuk Saati; oyunlar, korolar, reklamların içinde bir Kaptan Amca vardı ki...

Babamın, markası Marconi değilse de çok güzel bir radyosu vardı. Lisedeydim sanıyorum, bir gün o ahşap kasalı, lambalı radyoya bir elektrogitar taktım. Patladı... Babam çok kızdı ve “O benim yirmi yıllık radyomdu” dedi. Bu kısa tümcenin neleri kapsadığını doğrusunu söylemek gerekirse o yıllarda hiç mi hiç fark etmemiştim.

Şimdi o radyo günlerini düşünürken buluyorum kendimi zaman zaman... Patlattığım radyosunu babam bir kumaş torbanın içine koyup, mühürletmeye gidiyor... Yuki’nin yakın arkadaşları Şişko Nuri ve Salça Stelyo köşe başında çelme takıp beni düşürmek ve bu yüzden cezalandırmak için bekliyorlar.

Özür dilerim baba.•
"Meclis'te çalındı yine tanbur ile neyler; aşık-ı biçarelerin gönlünü eyler"

Cevapla